Author Archive

Fotoğraf da video da benim için birer zaman tuneli. Özellikle de sanat kaygısı duyulmaksızın, anın yakalandığı kareler/görüntüler seneler sonra o zamanları hatırlamak için çok güzel bir kaynak. Tek farkı birinin hareketli ve çoğunlukla sesli, birininse hareketsiz, videoya nazaran daha zor ve aldatıcı olması. Her insan tiyatro yapamayabilir, ama bir insanın objektife gülümsediği an mutsuz olup olmadığını anlamak için analiz etmek gerekir.

Babamın ben küçükken çektiği videoları izlerken “büyük Begüm’e el salla” dediğinde benim objektife dönüp anlamsızca el sallamamı seneler sonra “büyük Begüm” olarak izlemek, eski fotoğraflara bakmaktan daha zevkliydi. Bu yüzden, gerçekten samimi fotoğrafların haricinde, video benim için daha doğal gelir.

Comments Yorum yap! »

Yağmurlu bir ekim akşamı doğum günümde hediye edilen kasetle “kaset çağı” benim için başlamış oldu. Mustafa Sandal’ın beyaz pantolonu ve beyaz atletiyle artistik hareketler sergilediği, Çelik’in uzun saçları, bandanası ve beynine kadar çektiği kot pantolonuyla “dum ka ka ka ka” efektini efsaneleştirdiği seneyle “istööer öyle istöersen böğyle yöaaz istöer evlöen benimlöeöeö ne yazaörsaon yöaz” tarzında bir şarkı söyleme tekniği geliştirdiği zaman dilimi arasındaydı. Walkman denilen icat her çocuk gibi benim de gözlerimi kamaştırmıştı. Her gün onun arabasının nasıl olduğunu, bastın mı gaza gider mi gittiğini hatta şoförünün de özel mi özel olduğunu bıkmadan usanmadan dinlerken benliğimden yükselen isyan dalgasını “ama ruhu yokmuş” diyerek dindiriyordum. Kasedi o minik tırtıklı deliklere işaret parmağımı sokarak geri sarmak, bantın okunduğu kısmı yukarı doğru çekip düzeltmek bana inanılmaz derecede haz veriyordu. Ta ki bir gün talihsiz bir kaza(?) sonucu arabanın arkasında kasedin sıcaktan erimiş halini bulana kadar. 5 dakikalık üzüntüden sonra kendimi bantı sökerken buldum. Hışır hışır eden o bantı top haline getirip “ponpon kızcılık” oynadım. O gün bu gündür nerede bir elektrik direğine ya da çalılığa dolanmış bant görsem o günleri yadederim.

Comments Yorum yap! »

Kendimi bilerek hareket ettiğim yaşlarımda ilk defa okula gittiğimde ağlamaktan helak olmuştum. Hatta ilk terkedilişim de anaokulunda annemin beni top havuzunda oynarken bırakıp gidişiydi. O küçücük yaşımda o şoku nasıl atlattım bilemiyorum cefırsın.

İlk dayağımı annem attı. 1. kattan 4. kata kadar kıçıma terlik yedim. Hadi o tamam, haketmişim. Ama hem vurup hem “ağlama” diye kızmak nasıl bir zihniyettir onu hala çözebilmiş değilim.

Aynı sıralarda “asker çocuklarına aşık olma” sendromuna yakalanmıştım. Üniforma fetişi insanlar vardır ya hani, bende de “üniformalı babası olan çocuk” fetişizmi vardı -ki hala var-. İşte o zamanlar ilk defa Duygu adındaki bir kıza güvenip ilk defa kendimden küçük bir asker çocuğundan hoşlandığımı söyleme gafletinde bulunmuştum ve ilk defa biri bir sırrımı oldukça kalabalık bir sınıf içinde duyurmuştu. İlk defa o zaman insanlara, biraz daha daraltırsak kızlara, daha da daraltırsak adı Duygu olan kızlara güvenmemem gerektiğini öğrenmiştim.

İlk tiyatro gösterimde okuldaki en yakın arkadaşım Ece, kraliçe rolündeydi. Çok güzel kızdı, sarı saçları mavi gözleri vardı. Beni o tiyatro oyununda kıytırık bir yazıcı yaptılar. Figüran gibi bişeydim sahneye çıkıp “emredersiniz kraliçem” diyince rolüm bitiyordu. Ama ben o kıytırık rolüme bile geç kaldım. Ece sahnede “yazıcıı yazıcıı, nerdesin yazıcıı” diye kıçını yırtarken ben içerde formalite icabı takacağım hüdaverdi gözlüklerimi arıyordum. Neticede çıktım sahneye ama veliler esnemeye başlamıştı. Ben de “emredersiniz kraliçem” diyip geri döndüm kulise. Çoheylenceliydi.

Bana açılan ilk kişi kapıcının oğluydu. “Sana mı kaldım ben be” diye cevap vermiştim. Ve evet, ona kalmadım.

İlk defa gittiğim konserimsi şeyde arkadaşım intihar ettiğini söyleyerek gecemizi bok etti. Saygılar sunarım ona buradan. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsa.

İlk defa aşık olduğum insan için pek bir önem teşkil etmiyordum ve ilk defa o zaman hayatımın hep bok gibi geçeceğine inandım. İlk defa biri için bu kadar beddua ettim. Çocuktum evet. Gerçi hala çocuğum ama o zaman başkaydı..

Erkeklerle cinsel anlamda ilk tanışmam da ortaokulda oldu. Okula gidiyordum, yolun kenarında da bir adamın işediğini sandım. Salak gibi gidip yanından geçmeye çalıştım. Geçemedim tabi. Omzuma koyduğu pis eliyle nar çiçeği rengi montumun oluşturduğu kombinasyonu hatırlıyorum hala. Beni durdurunca “ellemek ister misin” dedi. Çığlığı basıp koşmaya başladım sonra. Bir köpek çetesi peşime takıldı. Arkamı döndüğümde pis pis sırıttığını gördüm gavatın.

İlk kavgamı da lisede en yakın arkadaşımla yapmıştım. Öyle bildiğin laf dalaşı da değil. Tekmeler, şemsiyeler falan uçuştu havada. İlk defa biriyle o şekilde dalaştım, bana şiddet uygulayan birine fiziksel olarak karşılık verdim. Kaşındım biraz da aslında. Yolunan saçlarımla kalakaldım sonra. Demek ki neymiş? Psikopat kızlarla uğraşmamak gerekirmiş.

Ailemle ayrı geçirdiğim ilk yılbaşında en yakın arkadaşlarımdan biri komalık oldu.

Ata ilk bindiğimde bana verdikleri at birden şaha kalktı. Olayın şokuyla gözlerimi sımsıkı kapayıp eyere tutundum. Hayatımda ettiğim duaları toplasam o an okuduğum dualar arasında kaybolur giderdi eminim.

Bundan 3 sene önce ilk defa bir arkadaşımın yazlığına gitmiştim. Hayatımın en kötü yazıydı. Banyodaki musluk insanı çarpıyordu ve şofben bozuktu. Biz de buz gibi kuyu suyuyla duş almak zorunda kaldık. O da yetmedi annesi olacak mahlukat bir takım eşyalarımı kuyuya düşürdü. Arkadaşın babasının arabasını duvara çarptık, tamponunu kırdık. En sonunda ben regl oldum ağrı kesici bulamayınca isyan bayrağını çektim ve koşar adımlarla uzaklaştım. O gün bu gündür arkadaşlarımın yazlığına gitmiyorum, tövbeliyim.

İlklerin unutulmaz olduğu yadsınamaz bir gerçek. Ama hayatımda yaşadığım ilkler pek hatırlanmaya değer değildi. Çünkü ilk demek tecrübesizlik demek. Tecrübesizlikse hata demek. Bu yüzden benim için ilkler yerine hep sonlar önemli olmuştur. Yine de sevmem demiyorum. Evet, ilkleri severim sonlarından ötürü.

Comments Yorum yap! »

Yazmak benim için kendimi ifade yöntemlerinden en kolayı. Olağanüstü haller haricinde pek konuşan biri olmadığım için kendimi en iyi yazarak ifade ettiğime inanıyorum. Bu yüzden yazamamak, yani diğer bir deyişle kendimi ifade edememek, içinde bulunabileceğim en kötü durumlardan biri.

Şimdi ben yazmaya uğraşıyorum ya hani, o yüzden de yazamıyorum. Aslında böyle zamanlarda akışına bırakmak gerek ama Nesnel sağolsun, aramızdaki en disiplinli insan olduğu için ve biz de iteklenmeden yazmadığımız için “yazamamak” gibi problemlerimiz olabiliyor. Aksi gibi yazmayı da çok istiyorum ha. Sanki böyle, kafamın içinde bir kalabalık var, hepsi bir şeyler biliyormuş gibi sürekli vızıltılar duyuyorum. Ama iş o vızıltıları yazıya dökmeye gelince aslında onların “çok bilir” geçinen ama hiçbir şey bilmeyen kuru kalabalıktan ibaret olduğunu görüyorum. Moralim bozuluyor, kendimi bomboş bir saksı gibi görüyorum. Tıpkı şimdiki gibi.

Her ne kadar yazmış gibi görünsem de yazamadım aslında. Bütün bu kelimeler bir yanılsama. Gözlerin boş satırlarda dolaşıyor şu anda. Hıhı, evet.

Comments Yorum yap! »

Efenim evlilik kutsal bir müesesedir. Altında yatan asıl amaç kişiden kişiye göre değişir. Evlilik, kimileri için çocuk yapmak, kimileri için yalnız kalmamak, kimileri için hayatını düzene sokmak veyahut sevdiğin insanla ölene kadar dipdibe yaşamak amacıyla ya da sadece bir zorunluluk olduğu için tercih edilen, hatrı sayılır çoğunlukta bir güruh tarafındansa tercih edilmeyen, en azından edilmediği söylenen bir eylemdir ve birçok aşamadan oluşur:

İlk aşama teklif aşamasıdır ki buna hazırlık aşaması da diyebiliriz. Bu aşamada er kişiye bir haller olur. O “evlenip balayına gidiceğime, bekar kalır alayına giderim” diyen delikanlı askerden yeni gelmiş olmanın verdiği abazalıktan gaz alarak “artık eve gittiğimde beni bekleyen birileri olsun, hayatım düzene girsin” diye düşünür ve illa aşık olmasının gerekmediği, el eli değmemiş eli yüzü düzgün bir aile kızı bulur yahut buldurur. İş ciddiye binince de “müstakbel eş adayı”na, şahane manzarası olan, mumlarla süslü ve üzerinde 1 adet kırmızı şarap bulunan, çaprazında da kemancının konuşlandığı bir masada romantik bir evlenme teklifi yapar, dünya kadar da para harcar enayi. Neticede “müstakbel eş adayı” böyle bir teklife hayır diyemez çünkü zaten dünden razıdır. Zira adının “kız kurusu”na çıkması an meselesidir ve Telli Baba’nın yollarını fazlasıyla aşındırmıştır. Böylelikle kahramanlarımız evlilik yolunda ilk adımı atmış olur ve gerisi gelir…

2. aşama “ana beni eversene” aşamasıdır. Bu aşamada damat tarafı torun tombalak toplanıp ellerinde çiçeklerle “hayırlı bir iş için” gelin hanımın kapısına dayanır ve “Allahın emri, peygamberin kavliyle” bizim gül goncası gibi kızımızı isterler. Bu aşamada düğün tarihi kararlaştırılır ve genellikle nişan yüzüğü takılır. Damadın kahvesine tuz basılıp suratının alacağı ifadeyi izlemek gibi tuhaf adetler yerini bulur. Her ne kadar eğlenceli görünse de aslında evliliğin en sancılı dönemlerinden biridir bu dönem. Çoğu kişi evleneceği kişinin gerçek yüzünü anca o halka parmağa takıldıktan sonra görür ve olay mahalinden koşar adımlarla uzaklaşır. Halk arasında buna “yüzük atma” denir. Zira iki taraf da yaptıkları şeyin farkına varamayacak kadar şuursuzlaşmışsa evlilik denilen güzide olaya adım adım yaklaşırlar.

3. aşama düğünden bir önceki aşamadır. Buna halk arasında “kına gecesi” denir. Memeleri göbeklerine sarkmış tombul teyzelerden yeni doğmuş bebelere kadar her çeşit dişi mevcuttur. O gün, erkekler genellikle içki içebilecekleri bir yerde, dansözün memelerine para sıkıştırırken kadınlar da özenle seçilmiş, sesi yürekleri dağlayan bir kızceğiz bulup “kınaayıı geeetir aaaneeeğeğey” diye şarkı söyleyip ağlarlar, gelini de ağlatmaya çalışırlar. Kına yakılana kadar sürer bu. Sonra birdenbire mezdeke eşliğinde “veli vel veli vel veli vel ya alabina yallah ya habibi yallah” diye dans ederler. Ne olduğunu anlayamadan bir bakarsın tekrar ağlıyorlar. İşte böylesine duygusal iniş-çıkışlarla dolu bir gecedir kına gecesi. Çoğu gelenek-görenek gibi de saçmadır ayrıca.

Şayet eğer iki kişinin bütün bunlara rağmen aklı başına gelmemişse, çiçekli böcekli nikah şekerleri, “Bu mutlu günümüzde sizi de aramızda görmek istiyoruz.” yazılı düğün favetiyeleri yaptırıp, giyotine mahkum edildiklerini seneler sonra farkedeceklerinden bihaber, bir heyecanla nikah dairesine adım atarlar. Nikah memuruna yüzlerinde şuursuzluğun vermiş olduğu bir sırıtışla “ivet” dedikleri an etraftakilerin “ayağına bas” diye böğürmeleri eşliğinde düğün aşaması başlar. Öyle zorlu bir aşamadır ki nice gelinler heba olup gitmiştir düğün uğruna. Çünkü bu iki sivrizeka düğün için harcanan parayı çıkarsınlar diye düğün yaparlar. O düğünlere koca bulmak isteyen kızlar süslenip püslenip gelirler, gözlerini süzerler, dans pistine çıkıp 2 göbek atıp kendilerini gösterirler. Kına gecesinde göbek atan şişman teyzelerse bir köşede bir ton makyajla palyaçoya dönmüş ve ziyadesiyle çirkinleştirilmiş gelinin dedikodusunu yaparlar. Çoluk çocuk ortada koşturur durur. İlla ki birileri sarhoş olur. Pasta zaten kremadan ibarettir, yenmez. Bir piyanist şantör çıkar dürülü dürülü bir şeyler öttürür orgunda. Herkes rüküştür. Ne gelinle damat ne de onların ailesi eğlenemez bu düğünlerde. Zaten gelinin babası dalar dalar gider. Ağlasa ağlayamaz, haline acırsın. Valide hanımsa kızını vermenin sevinciyle etrafa gülücükler saçar, gübecikler atar. Bizim iki sevgi pötürcüğü ise çoktan yanaklarını tükürük içinde bırakma hevesiyle tebrikleri kabul etmeye, masaları tek tek dolaşmaya, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpmeye gitmişlerdir.

Gerdek aşaması ise düğün biter bitmez başlar. Bir sürü kişi toplaşıp, önde gelin arabası olmak suretiyle, “hobarey sevişmeye gidiyoruz” kornaları eşliğinde kulağımızı mikerler. Damadın abaza arkadaşları “ahuhaha hadi yine iyisin olm” diyerek damadın sırtına yumruklar indirir. Gelinse kesilmeyi bekleyen kurbanlık koyun gibi beklemektedir. Bu aşamaya burada son vererek bir sonraki adıma geçmiyorum, korkmayınız.

5. aşamada ise artık kahramanlarımız evli birer bireydir. Bu aşamanın çoğunu “cicim ayları” adı verilen bir tür mıçmıçlık, bir gereksiz samimiyet, bir lakayıtlık, saçmasapanlık oluşturur. Balayına gidip her gün birbirini görmekten henüz bıkmayan çifte kumrular, ayrı kaldıkları zamanlarda bile sürekli mırmırmır telefonda konuşup evliliğin onları değiştirmediğine, hala sevgili modunda olabildiklerine kendilerini inandırmaya çalışırlar. Bu dönemde iki tarafın da arkadaşları ve ailesi, çifti rahatsız etmemek için olağanüstü bir çaba sarfeder. Kadın kendine bakar, erkek sürprizler yapar. Bu aşamada gelin de damat da halinden pek memnundur. Daha ne istesinler.

Sonraki aşama “senden çocuğum olsun istiyorum gözleri senin gibi baksın” aşamasıdır. Gelin, artık anne olmak istemektedir. Bu uğurda yapılan çalışmalar sonucu gelin hanım artık hamiledir, gözümüz aydındır. Evin direği, baba olacağı için sevinirken, biricik eşinin aldığı kilolar karşısında dumura uğramıştır. Çocuk doğana kadar hanımının kaprislerini çeker, şişmesini ve günden güne çirkinleşmesini izler. Çocuğun doğduğu günse evliliğin nasıl bir şey olduğunu anlar erkeğimiz. Zira artık geceleri uyuyamaz olmuştur. “Bu çocuğu beraber yaptık, senin de çocuğun!” diye çemkiren biricik eşinin çenesini biraz olsun kapamak uğruna durmadan viyaklayan çocuğuna bakmaya başlar. O sırada yeni anne olan kahramanımızsa kilo vermek için “pııfsss hıffss” sesleri çıkararak Ebru Şallı’yı taklit etmektedir.

Artık işler değişmiştir. Duydukları sevgi giderek alışkanlığa dönüşür. İşi birbirlerinin yanında osurup geğirmeye hatta neredeyse sıçmaya kadar götürürler. “Çok değiştin Niyazi” demekten bıkan kadın, kendisinin de değiştiğini farketmez. Halbuki kendine bakan o kadın gitmiş, yerine bir mağara adamı gelmiştir. Erkekse hatır hutur göbeğini kaşıyıp maç izler, dişlerini bile fırçalamaz. Evlilik yıldönümlerini unutur. Doğumgünlerini unutur. Bırak sevgiyi, saygı bile kalmaz. Ve bu noktada evlilik denilen kutsal müesese henüz kanunen sona ermese de fiilen sona ermiş bulunmaktadır.

İşte başından sonuna, takdire şayan evlilik süreci. Kutsal müesese, mutluluğa atılan o büyük adım..

Comments 2 Yorum »

Öncelikle “neden bu konu bu kadar ilgi çekti ne var lan sütyende” diye sorgulayanları ve “ne sapık milletiz tı allah da bizim belamızı versin” diye çemkirenleri aydınlatmak istiyorum yüksek müsadenizle. Evet, bunu yapmakla yükümlü hissediyorum kendimi. Çünkü bu konuyu ben önerdim. Diğer guburukların hiçbir suçu yok. Ben yaptım! Kara murat benim ulen!

Efenim ilgi çekmesinin nedenini sormanız saçma. Çünkü cinselliği yaşayamayan ve bu konuda cahil bir millet olduğumuz bariz. Biz bilinçaltımıza ittikçe o canavarlaşıyor, hıhı tam olarak öyle oluyor işte. Sapık bir milletsek eğer bilin ki bu koyulan tabular, düşünceler, inançlar yüzünden. E hal böyle olunca kara çarşaflı bir kadına bakarken bile tahrik olabilen nesiller yetişiyor. Göt, meme gibi kavramlara bu yüzden bu kadar ilgi duyuluyor. Onlara duyulan ilgi hadsafhada olunca kabul edersiniz ki onlarla ilgili kavramlar da bu ilgiden nasibini alıyor. O kadar şaşırtıcı bir şey değil anlayacağınız. Hepsi zincirleme reaksiyondan ibaret. Bilmem anlatabildim mi?

Bu açıklama sonucu yeterince aydınlandığınızı varsayarak çoğunuzun yakından tanıdığı bu güzide nesneyi anlatmak istiyorum sizlere.

Efenim bu nesnenin asıl amacı yerçekimine meydan okuyup kadın vücudunun genç kalması için savaşmaktır. Tıpkı bir savaşçı gibi dimdik durabilmesi için imal edilmiş birer silahtır, kalkandır.

Kimileri çelik yelek görevi görür ki bunlar “destekli” dediğimiz türdendir. Hareketi kısıtlar, maksimum savunma ve dayanma gücü verir. Taş atmayı denersen, sekip geri döndüğünü görürsün.

Kapalı bir kutudur. İçinde ne sakladığını asla bilemezsin. Büyük mü küçük mü kestiremezsin. Küçük hissedersin, büyük çıkar. Büyük hissedersin meğer hiç yoktur falan. Bu yüzden karşına çıkacak şey karşısında soğukkanlı olman gerekir.

Kamuflaj özelliği vardır: Kafana geçirdiğinde pilotu andıran sinek gibi olursun.

Bunun yanında her şey gibi onun da zayıf noktaları vardır. Eğer içini dolduracak “malzemen” yoksa ve askısızsa yer çekimine yenilir, düşüp durur. Sana de makbule gibi arada bir aşağıdan dürtüklemek kalır.

Sürekli kaybolur, ortalıkta dolaşır, yerlerde sürünür, hor görülür. O kutsal görevinin karşılığını bir türlü alamaz.

Kopçası dillere destandır. Nasıl açılacağı konusunda çeşitli teoriler vardır. Hatta bir rivayete göre kulağıyla açabilenler bile varmış. Neyse bu kısım Nesnel’in olduğu için ben hiç bulaşmıyım en iyisi.

Lakin eğer bu konuda anneniz yerine, benim gibi, babanıza çektiyseniz hiç gerek yok bu merete. Hem ihtiyaç duyulmuyor, hem de bu sıcakta bir de onunla uğraşmanın bir anlamı yok. Bırakın özgür olsunlar. Yazık lan.

Comments 3 Yorum »

* Şey, kulak memesi kıvamındaki hamur gibi vıcığı çıkmaya müsait bir kelimedir.
* Aşırı dozda kullanımı alışkanlık yaratır.
* Önüne gelen kelimelerden ayrı yazılır. (bkz: her şey, hiçbir şey)
* Utangaç, unutkan, üşengeç ve kelime haznesi zayıf insanların en çok kullandığı kelimedir. Bu yüzden çok fazla “şey”lemek iyi bir izlenim bırakmaz.
* Türkçedeki en geniş anlamlı kelimedir. Her cismin, kişinin ve hatta eylemin yerine geçebilir. (bkz: şeyetmek)
* “Her şey” bir “şey” olduğu kadar, “hiçbir şey” de bir “şey” dir.
* Son olarak her fırsatta “şeyk det teng” diyerek “şey” e olan sevgilerini sürekli dile getiren siyahi amcalarıma selam eder, Selami Şahin’den “işte öyle bir şey” isimli şarkıyı söyleyerek bu yazıya son veririm. Oh.

Comments Yorum yap! »