Efenim evlilik kutsal bir müesesedir. Altında yatan asıl amaç kişiden kişiye göre değişir. Evlilik, kimileri için çocuk yapmak, kimileri için yalnız kalmamak, kimileri için hayatını düzene sokmak veyahut sevdiğin insanla ölene kadar dipdibe yaşamak amacıyla ya da sadece bir zorunluluk olduğu için tercih edilen, hatrı sayılır çoğunlukta bir güruh tarafındansa tercih edilmeyen, en azından edilmediği söylenen bir eylemdir ve birçok aşamadan oluşur:
İlk aşama teklif aşamasıdır ki buna hazırlık aşaması da diyebiliriz. Bu aşamada er kişiye bir haller olur. O “evlenip balayına gidiceğime, bekar kalır alayına giderim” diyen delikanlı askerden yeni gelmiş olmanın verdiği abazalıktan gaz alarak “artık eve gittiğimde beni bekleyen birileri olsun, hayatım düzene girsin” diye düşünür ve illa aşık olmasının gerekmediği, el eli değmemiş eli yüzü düzgün bir aile kızı bulur yahut buldurur. İş ciddiye binince de “müstakbel eş adayı”na, şahane manzarası olan, mumlarla süslü ve üzerinde 1 adet kırmızı şarap bulunan, çaprazında da kemancının konuşlandığı bir masada romantik bir evlenme teklifi yapar, dünya kadar da para harcar enayi. Neticede “müstakbel eş adayı” böyle bir teklife hayır diyemez çünkü zaten dünden razıdır. Zira adının “kız kurusu”na çıkması an meselesidir ve Telli Baba’nın yollarını fazlasıyla aşındırmıştır. Böylelikle kahramanlarımız evlilik yolunda ilk adımı atmış olur ve gerisi gelir…
2. aşama “ana beni eversene” aşamasıdır. Bu aşamada damat tarafı torun tombalak toplanıp ellerinde çiçeklerle “hayırlı bir iş için” gelin hanımın kapısına dayanır ve “Allahın emri, peygamberin kavliyle” bizim gül goncası gibi kızımızı isterler. Bu aşamada düğün tarihi kararlaştırılır ve genellikle nişan yüzüğü takılır. Damadın kahvesine tuz basılıp suratının alacağı ifadeyi izlemek gibi tuhaf adetler yerini bulur. Her ne kadar eğlenceli görünse de aslında evliliğin en sancılı dönemlerinden biridir bu dönem. Çoğu kişi evleneceği kişinin gerçek yüzünü anca o halka parmağa takıldıktan sonra görür ve olay mahalinden koşar adımlarla uzaklaşır. Halk arasında buna “yüzük atma” denir. Zira iki taraf da yaptıkları şeyin farkına varamayacak kadar şuursuzlaşmışsa evlilik denilen güzide olaya adım adım yaklaşırlar.
3. aşama düğünden bir önceki aşamadır. Buna halk arasında “kına gecesi” denir. Memeleri göbeklerine sarkmış tombul teyzelerden yeni doğmuş bebelere kadar her çeşit dişi mevcuttur. O gün, erkekler genellikle içki içebilecekleri bir yerde, dansözün memelerine para sıkıştırırken kadınlar da özenle seçilmiş, sesi yürekleri dağlayan bir kızceğiz bulup “kınaayıı geeetir aaaneeeğeğey” diye şarkı söyleyip ağlarlar, gelini de ağlatmaya çalışırlar. Kına yakılana kadar sürer bu. Sonra birdenbire mezdeke eşliğinde “veli vel veli vel veli vel ya alabina yallah ya habibi yallah” diye dans ederler. Ne olduğunu anlayamadan bir bakarsın tekrar ağlıyorlar. İşte böylesine duygusal iniş-çıkışlarla dolu bir gecedir kına gecesi. Çoğu gelenek-görenek gibi de saçmadır ayrıca.
Şayet eğer iki kişinin bütün bunlara rağmen aklı başına gelmemişse, çiçekli böcekli nikah şekerleri, “Bu mutlu günümüzde sizi de aramızda görmek istiyoruz.” yazılı düğün favetiyeleri yaptırıp, giyotine mahkum edildiklerini seneler sonra farkedeceklerinden bihaber, bir heyecanla nikah dairesine adım atarlar. Nikah memuruna yüzlerinde şuursuzluğun vermiş olduğu bir sırıtışla “ivet” dedikleri an etraftakilerin “ayağına bas” diye böğürmeleri eşliğinde düğün aşaması başlar. Öyle zorlu bir aşamadır ki nice gelinler heba olup gitmiştir düğün uğruna. Çünkü bu iki sivrizeka düğün için harcanan parayı çıkarsınlar diye düğün yaparlar. O düğünlere koca bulmak isteyen kızlar süslenip püslenip gelirler, gözlerini süzerler, dans pistine çıkıp 2 göbek atıp kendilerini gösterirler. Kına gecesinde göbek atan şişman teyzelerse bir köşede bir ton makyajla palyaçoya dönmüş ve ziyadesiyle çirkinleştirilmiş gelinin dedikodusunu yaparlar. Çoluk çocuk ortada koşturur durur. İlla ki birileri sarhoş olur. Pasta zaten kremadan ibarettir, yenmez. Bir piyanist şantör çıkar dürülü dürülü bir şeyler öttürür orgunda. Herkes rüküştür. Ne gelinle damat ne de onların ailesi eğlenemez bu düğünlerde. Zaten gelinin babası dalar dalar gider. Ağlasa ağlayamaz, haline acırsın. Valide hanımsa kızını vermenin sevinciyle etrafa gülücükler saçar, gübecikler atar. Bizim iki sevgi pötürcüğü ise çoktan yanaklarını tükürük içinde bırakma hevesiyle tebrikleri kabul etmeye, masaları tek tek dolaşmaya, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpmeye gitmişlerdir.
Gerdek aşaması ise düğün biter bitmez başlar. Bir sürü kişi toplaşıp, önde gelin arabası olmak suretiyle, “hobarey sevişmeye gidiyoruz” kornaları eşliğinde kulağımızı mikerler. Damadın abaza arkadaşları “ahuhaha hadi yine iyisin olm” diyerek damadın sırtına yumruklar indirir. Gelinse kesilmeyi bekleyen kurbanlık koyun gibi beklemektedir. Bu aşamaya burada son vererek bir sonraki adıma geçmiyorum, korkmayınız.
5. aşamada ise artık kahramanlarımız evli birer bireydir. Bu aşamanın çoğunu “cicim ayları” adı verilen bir tür mıçmıçlık, bir gereksiz samimiyet, bir lakayıtlık, saçmasapanlık oluşturur. Balayına gidip her gün birbirini görmekten henüz bıkmayan çifte kumrular, ayrı kaldıkları zamanlarda bile sürekli mırmırmır telefonda konuşup evliliğin onları değiştirmediğine, hala sevgili modunda olabildiklerine kendilerini inandırmaya çalışırlar. Bu dönemde iki tarafın da arkadaşları ve ailesi, çifti rahatsız etmemek için olağanüstü bir çaba sarfeder. Kadın kendine bakar, erkek sürprizler yapar. Bu aşamada gelin de damat da halinden pek memnundur. Daha ne istesinler.
Sonraki aşama “senden çocuğum olsun istiyorum gözleri senin gibi baksın” aşamasıdır. Gelin, artık anne olmak istemektedir. Bu uğurda yapılan çalışmalar sonucu gelin hanım artık hamiledir, gözümüz aydındır. Evin direği, baba olacağı için sevinirken, biricik eşinin aldığı kilolar karşısında dumura uğramıştır. Çocuk doğana kadar hanımının kaprislerini çeker, şişmesini ve günden güne çirkinleşmesini izler. Çocuğun doğduğu günse evliliğin nasıl bir şey olduğunu anlar erkeğimiz. Zira artık geceleri uyuyamaz olmuştur. “Bu çocuğu beraber yaptık, senin de çocuğun!” diye çemkiren biricik eşinin çenesini biraz olsun kapamak uğruna durmadan viyaklayan çocuğuna bakmaya başlar. O sırada yeni anne olan kahramanımızsa kilo vermek için “pııfsss hıffss” sesleri çıkararak Ebru Şallı’yı taklit etmektedir.
Artık işler değişmiştir. Duydukları sevgi giderek alışkanlığa dönüşür. İşi birbirlerinin yanında osurup geğirmeye hatta neredeyse sıçmaya kadar götürürler. “Çok değiştin Niyazi” demekten bıkan kadın, kendisinin de değiştiğini farketmez. Halbuki kendine bakan o kadın gitmiş, yerine bir mağara adamı gelmiştir. Erkekse hatır hutur göbeğini kaşıyıp maç izler, dişlerini bile fırçalamaz. Evlilik yıldönümlerini unutur. Doğumgünlerini unutur. Bırak sevgiyi, saygı bile kalmaz. Ve bu noktada evlilik denilen kutsal müesese henüz kanunen sona ermese de fiilen sona ermiş bulunmaktadır.
İşte başından sonuna, takdire şayan evlilik süreci. Kutsal müesese, mutluluğa atılan o büyük adım..