Son haftalarda anladığınız gibi yazıları zamanında yazamıyorum.  Kendi blogum Koza’yı sadece fotoğraf günlüğü haline getirdiğimden beri tüm yazılarımı kendime saklıyorum. Tüm yazılarım derken kafamdaki kitap formatına uyumlu biriktirmeleri  kastediyorum.

Belki de bu yüzden yeni konular hakkında düşünüp yazamıyorum. Malum yaz tatili; genelde ailenin bir arada olup  insanın kafasında yeni şeyler düşünmek için boş yer olmadığı bir zaman dilimi. Ayrıca buna zamanında el altında bulunmayan bilgisayar ile internet eklenince 4 duvar ve çatı tamam oluyor.

Bu bakımdan Guburuk’a ve size el sallıyor, kendinize iyi bakmanızı ve terli terli su içmemenizi öneriyorum.

Comments Yorum yap! »

“Biz eskiden müzik ve video için kaset denen şeyler kullanırdık” demeyi istemesem de bu noktaya çok yakınız. Kaset güzeldir lan, her ne kadar fazla kullanmasam da güzelir. Verileri elle tutulan şeride yazması falan harika bir şeydir. Çünkü o tuttuğun şeye o veriyi nasıl yazdığını sonra okuduğunu küçükken hiç anlamazdım. CDlerin de aynı şekilde elle tutulabilir yönleri var ama o havayı vermesi imkansız. Küçükken ablamın walkman’inden sadece Michael Jackson dinlediğimi hatırlıyorum. Müzik dinlerken bandın dip gürültüsüne motordan gelen ayrı bir dip gürültüsü katılır ya vıcırk vıcırk diye, işte en çok onu özledim ben. Bu bir gün aklıma geldi o an bu yazıdakileri yapmaya karar verdim. Hala yapamadım ama elbet bir gün, elbet bir gün!..
Kaset derken bildiğimiz bantlı kasetlerin yanında atari kaseti de dahil edilmeli. Kökeni kart olsa da özü kasettir, o kadar! Hatta kasetlerin en sevilenidir benim için. Şu an bile içinde tank ve twin bee olan atari kaset arıyorum eheh… CDlerin yayılmasıyla kaset çağı kapandığı gibi başka bir şey de CD lerin yerini alacak. İşte o zaman beyinlerden kaset denen şey tamamen silinecek çünkü ondan bir önceki medya olarak CDler hatırlanacak, kasetler plak muamelesi görecek, plaklara nolur bilmem, aynen çocuklarımın kasetlere ne olacağını bilmeyeceği gibi…

Comments Yorum yap! »

Cızırtılı sesler… Walkman’in pili bitmesin diye kasedi çıkarıp kalemle sarmalar… Sevdiği şarkı gelene kadar diğer bütün şarkıları ezberlemeler…. Sonra o şarkılarıda sevmeye başlamak… Zamanla seslerin bozulması.. kasedin dolanması… Müzik setiyle sevdiğin şarkıları tek bir kasede çekerek “playlist” oluşturmak yada oluşturduğun kasedi sevdiğin birine vermek…
Ne cd kadar kaliteli, ne de plak kadar otantik;
Kaç kişi hala kaset dinliyorki biz bu yazıyı yazıyoruz ? Dinlemiş herkes bunların ne olduğunu biliyor, dinlemeyenlerinde pek umrunda olduğu sanmıyorum.

Comments Yorum yap! »

Yağmurlu bir ekim akşamı doğum günümde hediye edilen kasetle “kaset çağı” benim için başlamış oldu. Mustafa Sandal’ın beyaz pantolonu ve beyaz atletiyle artistik hareketler sergilediği, Çelik’in uzun saçları, bandanası ve beynine kadar çektiği kot pantolonuyla “dum ka ka ka ka” efektini efsaneleştirdiği seneyle “istööer öyle istöersen böğyle yöaaz istöer evlöen benimlöeöeö ne yazaörsaon yöaz” tarzında bir şarkı söyleme tekniği geliştirdiği zaman dilimi arasındaydı. Walkman denilen icat her çocuk gibi benim de gözlerimi kamaştırmıştı. Her gün onun arabasının nasıl olduğunu, bastın mı gaza gider mi gittiğini hatta şoförünün de özel mi özel olduğunu bıkmadan usanmadan dinlerken benliğimden yükselen isyan dalgasını “ama ruhu yokmuş” diyerek dindiriyordum. Kasedi o minik tırtıklı deliklere işaret parmağımı sokarak geri sarmak, bantın okunduğu kısmı yukarı doğru çekip düzeltmek bana inanılmaz derecede haz veriyordu. Ta ki bir gün talihsiz bir kaza(?) sonucu arabanın arkasında kasedin sıcaktan erimiş halini bulana kadar. 5 dakikalık üzüntüden sonra kendimi bantı sökerken buldum. Hışır hışır eden o bantı top haline getirip “ponpon kızcılık” oynadım. O gün bu gündür nerede bir elektrik direğine ya da çalılığa dolanmış bant görsem o günleri yadederim.

Comments Yorum yap! »

Ben ilk defa sarhoş olduğumda…diye başlamak isterdim fakat hiç olmadığımdan bunu burada bırakır daha da yazmam dermişim neyse.
Sarhoş olunca nasıl olacak acaba? Dedikleri gibi her yer dönecek ve abuk subuk ne gelirse aklıma söyleyecek miyim?
Hayatta bir şeyleri ilk defa yaşamadan önce insan düşünüyor ve korkuyor sanırım. Malum, alışılmadık, ilk.
Ben ilk kez sarhoş olurken, bana bakan birinin gördüğü ilk sarhoş olmayacağım belki. Kendi kendime heyecanlanmış olacağım.
Mesela ben hiç ölmedim. Cidden bak. İlk kez öldüğümde şöyleydi diyememek kötü. O bakımdan alışılmadık bir korku alıyor belki.
Ölüm anı mükemmel bir an belki. Ölenler bir daha bir daha ölmek istiyorlar belki. İlk kez işte… bilirsin.
İlk kez bilgisayar kullanmaya çalışmamı hatırlıyorum da ne enteresandı. Hele hele ilk kez internet kafeye gittiğim zamanı hatırlıyorum. Babama Britney Spears’ın sitesini açtırmıştım, 11 yaşındaki çocuk aklı işte… bilirsin. Fare pembe kelebek şeklindeydi ve sayfada o sıralar toz pembe hayaller vardı.
İlk doğduğumda da diyemiyorum bak. Ne gaddar hayat.
Kardeşimi ilk defa Heroes Might&Magic III oyununda yendiğimde kırmızı oyuncuydum.
Peki ya ilk kez cep telefonu kullandığımda? Babamın Nokia 5110′u vardı. Bildiğin 45 numara ayak kadar, üstünde de iki parmak anten. Babam yeni cep telefonu aldığında onu bana vermişlerdi. Saçma sapan logo yükler eğlenirdim. Şimdi 3G çıktı. Vay be ne günlerdi…bilirsin.
Ama bak ilk cinayetim mükemmeldi. Arkasından tam 3-4 saat takip ettim. Toyluğun verdiği dikkatsizliklere rağmen hedefi vurdum. Gerçi iki damla kanı çıktı ama olsun.

Kim bilir daha ne ilkler gelecek başımıza.

Comments Yorum yap! »

Insanın hayatındaki iyi veya kötü çoğu ilk hiç şüphesiz kişiliğe büyük oranda etkiyor. Mesela ilk yediğim elma etkilemedi beni. Çünkü ne zaman ilk kez elma yedim hatırlamıyorum ne etkiliycek ki. Ama mesela ilk kez bisikleti iki tekerli sürüşüm bana kendime güvenmeyi öğretmişti. Aynı şekilde ellerimi bırakarak sürmeyi çözmem de.

Kötü ilkler ise bambaşkadır, azınıza sıçar direk. Mesela ilk sevgilinden veya sevdiğin bir insandan ilk kez ayrılmak. Daha önce hiçbir insandan ayrılmamışsınızdır, ayrılınca artık daha görüşemeyeceğini veya eskisi gibi olamayacağınızı fark ettiğiniz için kaybetmekten korkar olursunuz.

Ancak ilkler her zaman güzel olarak algılanır. Çünkü iyi oldukları için devam ettirirsiniz ama kötülerle ikinci kez karşılaşmamak için elinizden geleni yaparsınız. Birde bilinmeyen ilkler var. O sizi bulmaz siz onu bulursunuz ama sonuç iyi mi kötü mü olacak bilmediğinizden yine de yaparsınız. Hayattaki ilkler insanların en büyük tecrübe kaynağıdır bence.

Comments Yorum yap! »

Birazdan okuyacağınız şeyler hayatımda çok önemli yer tutmuş ve belkide şu ana kadar hiç söylemediğim ilklerdir.
Bunları okuduktan sonra bana karşı olan tutumunuz değişebilir yada bir daha benle görüşmek istemeyebilirsiniz, eğer tüm bunlara hazırsanız, haydi hep birlikte bakalım en özel, en uçuk, en kışkırtıcı ilklerime…

İlk yarışımı doğumumdan yaklaşık 9 ay önce kazandım. milyonlarca rakibim arasından sıyrılıp hedefime ulaşmıştım. Pek özel bir gün sayılmazdı.

İlk kez 2. sınıftayken ananas yemiştim ve onu yemenin verdiği zevkle çoğu meyveye bok atar olmuştum.

İlk defa kaybolduğumda, bir restoranda boş bir masanın altına girip uyumuşum.

İlk defa bir hikaye yazdığımda, hikaye içimde patlamıştı.

İlk defa hayvanat bahçesine gittiğimde en dikkatimi çeken şey, yem atınca üstüme gelen güvercinlerdi.

İlk defa kendi başıma yaptığım kokteyl portakal suyu, viski ve sodadan oluşuyordu.

İlk defa o kokteyli içtikten sonra alkolden dolayı kusmuştum.

İlk kez salona kustuğum için evde temizlik yapmıştım.

İlk defa odamı temizlediğimde masamdan 3 örümcek çıkmıştı.

İlk defa isviçreye gittiğimde tarantula görmüştüm.

İlk defa uçağa bineceğim zaman, papyon takmak konusunda ısrarcı davranmıştım.

ilk defa saçıma jöle sürdüğümde bozulmasın diye boynumu hiç kıpırdatmıyordum.

İlk kız arkadaşım çıkma teklifimi kabul ettiğinde “çok teşekkür ederim” demiştim.

Ve ilk defa tekila içtiğimde… tam hatırlamıyorum….

Comments 1 Yorum »